18 Nisan 2010 Pazar

Yeni bir resim..

Nebil Rahuma'nın 1975 yılında Hatay Eğitim Enstitüsü'nde çektirdiği bir resmini buldum. Akraba ve dostlarıyla paylaşıyorum.


14 Nisan 2010 Çarşamba

Gözaltı...

Sabahın kuşluğunda köpeklerin yoğun havlamasıyla karışık kapı zilini duydum. Bu vakitte sütçü dahi gelmezdi. Merakla camdan dışarı baktım. Gözlüğümü takmadığım için dışarıda bir kalabalık görüyor ama kim olduklarını seçemiyordum. Etejerin üstündeki gözlüğümü alıp aşağı indim.

Kapıyı açıp dışarı bakınca kalabalıktan birisi;

-''POLİS'' diye seslendi.

Köpeklerim kapıya gelen kalabalığa kıyasıya havlıyor, kapıya elini uzatana saldırıyordu... Köpekleri sakinleştirip ön balkona kapadım. Bahçe kapısını açınca ekibin başında olan komiser, arama emrini göstererek evimde arama yapılacağını, benim de gözaltına alınacağımı söyledi.

Arama emrine baktım; '' yasa dışı terör örgütüne üye olmak '' gerekçesiyle ev ve arabamda arama yapılarak yakalanmam isteniyordu. Bir ekip de olası bir çatışma ya da firara karşı çevrede tertibat almıştı.

Elleri otomatik silahlı siviller içeri doldular. Evde yatanları uyandırdım. Herkes şaşkındı. Koridorlarda, odalarda elleri silahlı bir sürü sivil dolaşıyordu. Evim, didik didik arandı. Bütün laptoplar, hard diskler, flaş bellekler, cep telefonları, arşivdeki yazılı ve görsel belgeler tutanakla alındı.

Bir bayan polisin düzenlediği tutanağa göz attığımda garibime giden bir ifade oldu. Şöyle bir cümle vardı: '' Şüpheliden bilgisayar kayıtlarından kopya isteyip istemediği soruldu, ........ dedi ''

Bana böyle bir şey sorulmadığını komisere hatırlattım. Komiser, kopyalama cihazları olmadığı için arama anında kopyalama yapamadıklarını; bilgisayarları, flaş bellekleri, telefonları ADANA'daki laboratuvara göndereceklerini söyledi.

Evden alınan eşyalarla birlikte içi görünmeyen bir minibüse konuldum. Evvela Mersin Devlet Hastanesi'ne götürülüp oradan Emniyet Müdürlüğü nezaretine bırakıldım. Buraya alınırken çeşitli açılardan resimlerim çekildi.

Yaklaşık bir saat sonra üç kişilik bir ekip eşliğinde Antakya Emniyet'ine sevk edildim. Burada Terörle Mücadele Şubesinin nezaretine alınırken kayıt yapılan defterde Mehmet Güzel'in adını gördüm. Polislerin konuşmasından İstanbul ve Ankara'dan da getirilecekler olduğunu öğrendim.

Üstümdeki eşyalar emanete alınıp nezarete götürülürken Mehmet Güzel ile Hüsamettin Çalış'ın da yan hücrede olduklarını gördüm. Selamlaştık.

Evimin basıldığı andan başlayarak tahmin etmeye çalıştığım manzara belli olmuştu. Nebil'i arama, onurunu iade etme çabamızın tadına varamamıştık ama anlaşılan cefasını bu şekilde görecektik.

Ertesi gün İstanbul'dan Hasan Balcı ile Emrullah Gemci'nin, Ankara'dan Ömer Gazel ile Öner Ödemiş'in getirildiklerini öğrendim. Ondört kişi aynı şekilde gözaltına alınmıştık.

Emniyet sürecinde yaşadıklarımız, 12 Eylül dönemine göre oldukça farklıydı. Darbe öncesi ve sonrasında emniyet tezgahından geçenler, gördükleri işkencelerin travmasını uzun yıllar taşımıştı. Ağır işkencelerde sakat kalma, hayatını kaybetme gibi durumlar da herkesin karşılaşabileceği bir gerçekti. Sorgulama denen şey; dayak, baskı, tehdit ve işkence ile suç yüklenmesiydi.

Oysa şimdi; hakaret içeren bir kelime dahi sarfedilmeden teknik takip ve dinleme sonucu elde edilen delillerden yola çıkılarak sorgulama yapılıyor, bir fiske dahi vurulmuyordu. Bu, önemli bir değişimdi.

Sorgumda; Nebil Rahuma'nın önemi soruldu.. Neden otuz yıl sonra bu ismin öne çıkarıldığı öğrenilmek istendi... Özenle Nebil'i anlattım. Yasadışı terör örgütü oluşumu soruldu; teröre nasıl baktığımı anlattım. Teknik takibe takılan hususları, atılan iftiraları, iftira atanların nedenlerini anlattım.

Savcılık sorgusu da aynı şekilde geçti. Kişisel anlamda bir sorun söz konusu değil. Atılan iftiraların doğru olmadığı ortada. Lakin, salıverilme sonrası yaşadığım durum cezaların en büyüğü oldu.

Bütün bilgisayarlarıma, belgelerime, Nebil'e ilişkin yazılarıma, telefonlarıma incelenmek üzere el konuldu. Herhangi bir kopyalama işlemi yapılıp tarafıma bir suret de verilmedi. Söylendiğine göre üç aya kadar verilmesi de mümkün değilmiş.

İşte bana verilen asıl ceza bu. Bütün işlerim durdu. Bütün bağlantılarım kesildi. Yürürlükteki hukuk kurallarına göre bunların olmaması gerekiyor. Ama yaşadıklarımız, bu mealde hukuk kurallarına uygun düşmüyor.

Bir yola çıkarken alçaklara yağacak karı, tepelerden esecek rüzgârı hesaba katıp sonucuna katlanırım. Doğal olanı budur.

Ne yazık ki hesaba katmadığım; tartıştığım kişilerin ne kadar alçak olduklarıymış. Alçaklara yağan kar gün gelir erir, yerinde çiçekler açar. Fakat alçaklık hep baki kalır.

M. Yavuz

30 Mart 2010 Salı

Gözaltılar ve Dürüst Olmak..

Nebil dostumuzun kayıp cesedini bulmak, O'nun adını onurla bezeyip sevgili ailesine vermek için ilk adımı attığımızda, bu adımın sonunda kimi dostlukların da biteceğini hiç hesaba katmamıştım.

Nebil dostumuzun adını temize çıkarma çabasının giderek O'nun üzerinden bugün hayatta olan yaşını başını almış, çoluk çocuk hatta torun sahibi başkalarının karalanması, aşağılanması, iftiralara boğulması haline dönüşmesini hep yadırgadım. İftiraya boğulan, her türlü çamurun bulaştırılmaya çalışıldığı kişilerin başında da ben vardım.

Hatırlarsınız; uyuşturucu kaçakçısı, Susurlukçu, Muhaberat casusu, Nebil'in olası katili gibi sıfatları bana iftira olarak attılar. Bunlar iftiranın da ötesinde birer ihbardı aslında.

Nebil adını sutre yapan çirkefler; şahsıma attıkları iftiraları, bu konuların dışında olan dernek üyelerimize defalarca göndermekle yöntemlerinin ne kadar alçakça olduğunu da kanıtladılar.. Nebil'in onurunu koruduğunu sanan dostların (!) bana yöneltilen bu iftiralara sessiz kalmasındaki ikilemi de anlayamadım.

Yurt dışına kapağı atıp elin kucağında siyaset yaptığını sananlar da Nebil adın kullanarak Türkiye'de yaşayan demokrat ve sosyalist insanları çeşitli sıfatlar takarak bir yerlere ihbar ettiler.

Bu ihbarlarının semeresini de nihayet aldılar.

26 Mart 2010 sabahı saat 05'de terörle mücadele güçleri tarafından evim basıldı. İki buçuk saat süren bir arama yapıldı. Bütün bilgisayarlarıma, telefonlarıma, yazılı ve görsel belgelerime, her türlü elektronik eşyama el konuldu. Evimden alınan eşyalarla birlikte Antakya'ya sevk edildim.

Orada gördüm ki; yasa dışı terör örgütü üyesi olmak iddiasıyla İstanbul, Ankara ve Antakya'dan da 13 arkadaş aynı şekildeeş zamanlı bir operasyonla evlerinden alınmış.

Burada dürüst olmak ve bir gerçeği dile getirmek gerekiyor: Yasa dışı terör örgütü üyesi olmak şüphesiyle gözaltına alınmış olmamıza rağmen Antakya Emniyet Müdürlüğü'nde her hangi bir baskı ve işkence görmedik. Hakarete dahi uğramadık. Gencimize yaşlımıza '' bey '' diye hitap edip, kişilik haklarımıza saygı gösterdiler.

Özetle söylemek gerekirse; bizler Antakya Emniyeti'nde gözaltında tutulmadık, misafir edildik. Üç gün üç gece süren misafirliğimizde çağdaş yöntemlerle sorgulandık. 29 Mart 2010 Pazartesi sabahı, kelepçelenmeden Cumhuriyet Savcılığı'na sevk edildik. Burada yaklaşık sekiz buçuk saat süren sorgulamadan sonra saat 17.30'da hepimiz serbest bırakıldık. Ancak evlerimizden alınan bilgisayar, telefon ve diğer elektronik eşyalar incelenmek üzere alıkonuldu. Bunların da otuz gün içinde teslim edilebileceği bilgisi verildi.

Kendi blogumda bu konuyu daha ayrıntılı yazacağım.. Nebil'in blogunda vurgulamak istediğim husus; Nebil'in onurunu korumak iddiasında olanların, O'nun arkasına sığınarak başkalarının onurlarına, kişilik ve en önemlisi de yaşam haklarına yaptıkları vicdansız saldırıları dile getirmektir.

Yaşadığımız son gözaltı olayı anlamlı bir kıssadan hisse olmuştur. Bundan böyle bu tür çirkef iftiraları atarak onur ve yaşam haklarımıza saldıranlarla görüşmeyi, yurt dışında olmanın rahatlığı içinde siyaset ya da devrimcilik yaptığını sanan kişilerin saçma düşünce ve iftiralarını dikkate almayı kesiyorum.

Bu çirkeflerin; insanların ölmesinden, eziyet çekmesinden, baskı görmesinden haz aldıklarını anladım.

Ancak Nebil'in dostu olmanın bir bedeli vardır. Onu da her zaman öderim.

M.Yavuz

20 Mart 2010 Cumartesi

Belden Aşağıcılar...

Uzunca bir süre BREMEN MIZIKACILARINI takip etmedim. Nedenim çok basit: Bu tür insanlarla tartışmanın bir fayda ya da anlamının olmadığını anladım.. Çünkü, sıkışınca hemen belden aşağı vurmaya, iftiralarla insanlara çamur atmaya başlıyor ve adeta insanları belli merkezlere ihbar ediyorlar.

Arkadaşın biri palavracı güruhun sitesinde yayınlanan MİHRACIN PAPATYALARI başlıklı yazıyı bana göndermiş... Her ne kadar yazı İbrahim Yalçın imzalıysa da, onun Erkan Ulaşan merkezli olduğu bayağı açık. O'nun da belden aşağı vuruşlarla insanları çoluk çocuğu önünde SAPIK durumuna getirmesini yadırgadım ve kendisine yakıştıramadım.

Lakin kerameti kendinden menkul ajan devrimci (?) İbrahim Yalçın efendi, görevli olarak girdiği kısa süreli örgütsel yapıda yine görevli olarak katıldığı tek eylemle hiç tanımadığı, nerelerde neler yaptıklarını bilmediği insanlar hakkında fetvalar vermeye pek bir hevesli.

Ama ben bu konulara hiç girmeyeceğim. Hiç kimseyi böyle çirkin yöntemlerle vurmaya çalışmayacağım. Ancak bir konuyu burada açıklığa kavuşturmam gerekiyor.

Evet, daha önce de yazmıştım: Nebil, örgütlenmenin henüz ilk aşamalarında bir süre ortalıktan yok olmuştu... Bir kaç gün ortada görünmeyince kendisini merak etmeye başlamıştık.

Belli bir gurup içinde bu konu görüşülürken Erkan ve ben Nebil'in evine gitmeye karar vermiştik. Bu konuda Mihrac'ın görev vermesi gibi bir durum yoktu. Aramızda konuşmuş ve Nebil'i ziyarete karar vermiştik.

Nihayet evine gittik. Odasında yatağının üstünde uzanmış halde bulduk. Uzun uzun konuştuk ama Nebil, yazıda anlatıldığı gibi bir gerekçe hiç ifade etmedi.

Kendisiyle çok şey konuştuk ama asla o yazıda anlatılan türde bir gerekçe söylenmedi.

Birilerini vurmak, aşağılamak için: Nebil'in katline neden olan belden aşağı taktikleri hem de O'nun adını alet ederek kullanmak ne kadar acı.

Nebil'e sahip çıkmak; böylesi yöntemleri kullanarak değil, reddetmekle mümkündür. Bunun aksini yapmak; Nebil'in anısına yapılabilecek en büyük saygısızlıktır.

M.Yavuz

Not: Bir kez daha vurgulamak istiyorum. Nebil, konuşma sırasında iddia edilen türde bir açıklama ya da gerekçe söylemedi.

Buna ilaveten bir de hatırlatma yapayım. Dörtayak'da Ömür'ün de kaldığı ev alt-üst iki odadan ibaret küçücük iç avlusu olan bir evdi. Alt kattan üste tahta bir merdivenle çıkılıp basamak sonundaki bir delikten odaya girilirdi Yani, düzgün bir oda olmadığı için kapısı da yoktu.

Demem o ki; kapısı dahi olmayan bir yerde hangi anahtar deliğinden ront yapılmış ? Tabii, evin fiziki durumu Engincik tarafından bilinmeyince, kendince senaryoya uygun bir de anahtar deliği uydurmuş.

Ne diyeyim, adamın fantazileri geniş.


17 Ocak 2010 Pazar

Nebil'in Öyküsü..

Baskı öncesi KAPAK ve METİN üzerinde son çalışmalar yapılmaktadır. KAPAK için son tasarımı aşağıda görebilirsiniz.

28 Kasım 2009 Cumartesi

Nebil nasıl yakalandı ?




19 Ağustos 1977 darbesini yiyen örgüt, büyük bir takibat altındadır.

Bu takibata rağmen örgütün bombalama ve soygun eylemleri Hatay, Mersin, Samsun ve Bursa’da devam etmektedir. Bu olaylar, takibin daha da yoğunlaşmasına neden olur.

İstihbarat birimleri, Ağustos darbesinden sonra örgüt içinde yer alan kilit kişiler ve yapısı hakkında yeterli bilgiye sahiptir. O nedenle izleme ve takip daha sistematiktir.

Bu izlemeler sırasında 8 Şubat 1978 tarihinde Antakya’da Samandağı Ziraat Bankası soygununa katılan bir kişi 300.000 TL para ve soygunda kullanılan araçla yakalanır.

Bu yakalanmadan 2-3 gün sonra, İstanbul’da Samandağı soygunuyla ilişkili 3 kişi daha yakalanır. 24 Şubat 1978 tarihinde ise Antalya’dan Ankara’ya otobüsle gitmekte olan M.A. isimli militan; otomatik tüfek ve örgüt mührü ile birlikte Tarsus'da yakalanır.

Bu yakalanmalar, firari durumda olanların etrafındaki çemberi daraltmaktadır.

Mart 1978 başlarında Samsun ve Bursa’daki soygunlarla bağlantılı yakalanmalar gerçekleşir. 7-8-9 Mart tarihlerinde Bursa ve Samsun’da E.Y., A.Ö., İ.E., C.Y., E.H. ve H.G. yakalanır..

Aynı tarihte İstanbul’da önemli bir yakalanma daha olur.

Samsun’da kuyumcu soygununa katılan A.B., İstanbul Aksaray’daki devrimci Has-İş sendika binasında yakalanır.

Nebil Rahuma’nın Zeytinburnu’nda kaldığı ev bu kişi tarafından polise verilir. Nebil Rahuma da aynı gün kısa süreli bir çatışma ile Zeytinburnu'ndaki bu evde yakalanır. 13 Mart 1978 tarihinde tutuklanarak Sagmalcılar Cezaevine gönderilir.

10 Mart 1978 tarihinde M.U. ve birkaç kişi daha Ankara’da kaldıkları evde yakalanırlar.

Nebil, esareti ilk böyle tanır.

20 Kasım 2009 Cuma

Müntecep Kesici'nin mektubu




Müntecep Kesici, ortalığı cinayet palavralarıyla kirletenlere gereken yanıtı çok önceden kendi yazısıyla vermiş.

Yorumsuz olarak yayınlıyorum.