31 Temmuz 2016 Pazar

Arşivler

Yargılandığımız davalar ve yurt dışına gidip takılmalar nedeniyle bayağı sessiz bir süreç geçti.

Bu arada diktatörlüğün kalıcı ve koruyucu yasalarını çıkarmanın önünü açan bir darbe girişimi yaşadık. Gördük ki; cemaatle uzaktan yakından ilgisi olmayan kurum ve kişiler de hedefte. 

Bu gidişin çıkışı iç savaştır. Buraya not edelim.

Bu arada Nebil yoldaşımızla alakalı kapsamlı bir arşiv çalışmam vardı. Bazılarının kilidini açabildim ve bazı belgeler edindim. Bir kaç yer daha var. Neticelenince detaylı bir yazıyla paylaşacağım.

Şimdilik dış misyonlar için rapor hazırlıyorum.

Görüşmek umuduyla..

15 Haziran 2016 Çarşamba

SER VERDİLER SIR VERMEDİLER

10 MART 1978, örgütümüz üzerine yürüyen devlet ve işbirlikçilerine karşı, mücadelimizin işkincelerde devam ettiği günlerin başlangıcıdır.

Bir itirafçı olarak Engin Erkiner'in ahlaksız teslimiyeti ve örgüte ait her şeyi, bir tokat yemeden polise vermesinin kefaretini, işkencelerde bize ödetmeye çalıştılar; falakalar, kaba dayaklar, elektirik şokları...

19 Ağustos 1977'de İstanbul'da ilk eylemlerinde yakalanan, bileğini polis tutuğu an itirafçı olan birinin yıktığı örgütü, firarı koşullarda yükseltmek kolay değildi. 50 isim saymıştı, tüm yöneticiler, tüm eylemler ve ihtimaller, kadrolar, hatta sempatizanlar bile teslim edilmişti. Bu koşulda örgütü yükseltmek, emekle adım adım yeniden toparlamak, firari bir ekibin boynunda kalmıştı.

Bu ekip, ülkemizin tüm bölgelerine yetişme çabası ve kesintisiz eylem etkinliklerini bir arada yürüttü. CEPHE bu ekibin siyasal algı ve iradesinin ürünüydü; öncülü TEK YOL DEVRİM dergisiydi. Askeri bakış açısının, siyasal bir bakış açısı olarak ehlileştirilmesi böyle başladı. Bu çabanın mimarı ekibimizdi; Mihrac Ural, Nebil rahuma, Fuat çiler ve M. Çiler ve bu temel ekibe bağlı onlarca kadro ve militandı...

Acilciler örgütünün yeniden yükselişi böylece başladı. Bu örgüt artık etikindi ve adı her alanda yankılanmaya başlamıştı. Öncesi ise, bir itirafçının yarattığı bataklıkta erimişti.

10 Mart 1978'de Ankara, Yukarı Ayrancı daki örgüt evinde, ben, Binbaşı Eşber yoldaş, Rezzan ve adını hala hatırlamadığım bir yoldaş daha, bir bodrum katında yakalandık. Kaçmak istedim pencereden, üzerime çulandılar. İşkencede 21 gün; Ankara-İstanbul arası dolaştırıldım.

Anadilimle şarkı söyledim direnerek, elektirik verdiler çarmıha gererek...

Bu ekib Antakya'dan, İskenderun'a, Adana'dan Tarsus'a, İstanbula, Samsun'a, Kayseri'ye, Niğde'ye, Ankara'ya düğüm düğüm örgütü yeniden kurdu...

Bu ekip, şu ana kadar kimsenin bilmediği eylemlere imzasını attı. İşkencede birlikte direndi, tek kelime bile açık vermedi. Önceki yakalanmaların tüm kefaretini işkencede ödedi, ama teslim olmadı.

İtirafçı Engin'in yandığı yer tas tamam burasıydı. Zira ondan önce bu örgütte Rıza Salman, en üst yönetici olarak yakalandı, ama tek kelime konuşmadı, işkencede adam gibi dik durdu. İtirafçıdan sonra ise ben ve ekibim yakalandık, tek kelime konuşmadık, örgüt üyeliğini bile kabul etmedim, dik durduk, üstelik itirafçı onlarca kez adımızı, ilgil-ilgisiz herşeyde anmış olmasına rağmen…

Bu gerçekler, itirafçının kabusuydu. Bu yüzden de MİT ajanı ortağının kucağında, her çirkefe battı, ihbarlara, karalama ve şaşkınca, çılgınca ifşaatlara yöneldi...

Acilciler örgütü tarihinin yöneticileri arasında tek bir itirafçı çıkmıştır, o da Engin Erkiner'dir.

Bizim ekip ser verip sır vermeyen bir ekipti. Üreten, çalışan ve siyasal mücadelede kararlı bir irade sergileyen ekipti.

Bu ekip en son yakalananlar arasındaydı, özellikle İtirafçı Engin'in sırtlarına yıktığı bir ton ifadesi vardı. Mihrac Ural'ı ve onun can yoldaşı Nebil Rahuma'yı polise ilk kez afişe eden bu ahlaksız itirafçı, onları işkencede de takip ediyordu. Fuat'ta, hanımı da yakalanmıştı. Ama tek bir açık vermedik, direndik dik durduk.

Nebil istanbul'da tutklandı, ben Ankara'da, İstanbula da götürdüler. Sağmalcılarda beni karşılayan, can yoldaşım Nebil'di. Kısa süre kaldık. Kaçış olanağı çıkınca onu yerime gönderdim. Benim ifadem taş gibi, beyaz bir sayfa, yarım kağıttı.

Nebil istanbul'da tutklandı, ben Ankara'da, İstanbula da götürdüler. Sağmalcılarda beni karşılayan, can yoldaşım Nebil'di. Kısa süre kaldık. Kaçış olanağı çıkınca onu yerime gönderdim. Benim ifadem taş gibi, beyaz bir sayfa, yarım kağıttı.

Neymiş "gizli ifadeymiş, 2. ifadeymiş", daha neler. Adam itirafçı ya herkesin itirafçı olaması gerek, benzer arıyor. Hadi ordan be ahlaksız adam, 20 sayfada "kronolojik olarak" dizdiğin itirafların dışında bilinmeyen, gizlice verdiklerin de mi var ne?..

Boşuna arama benzerin yok olmayacak da…

Bombacı Leyla davasından 12 eylül rejimiyle birlikte 7 küsur yıl ceza aldım, Ama mahkemeleri takan kim, Adana'dan firar ettim (31 Temmuz 1980). Beraberimde o gün uygun gördüğüm iki örgüt insanını birlikte çıkardım.

Bu günde, ser verip sır vermeyen bu ekip, sevgiyle, saygıyla birbirine sarılı, ama bir eksiğimiz var can acısı…

Nebil.. Nebil.. seni asla unutmayacağız.

Nebil'i zalimler katletti. Bu katlin bir ayağında MİT ajanı İbrahim Yalçın var; örgütten habersiz aldığı ve nerede ne yaptığı belli olmayan 2 kg altın için. Kepaze insanlar onu yargıladılar, "Acilin adamı" ilan ettiler, çirkinlik bulaştırmak istediler...

Nebili katleden akıl şimdi, Özel Harp Dairesinin kuklaları olarak, İtirafçı Engin Erkiner ve MİT ajanı İbrahim Yalçın isimleri altında işlerine devam ediyorlar.

İlki trajediydi, tekrarı ise komedi olarak…

Mihrac Ural
10 Mart 2010

Eğrisiyle Doğrusu...

Engin Erkiner


Bir günde Arapça öğrenebileceğini ifade edecek kadar iddialı, ODTÜ'de okuyabilecek kadar zekidir. Lakin; uyarılmış olmasına rağmen günlerce polis tarafından izlenmekte olduğunu farkedemeyecek kadar kör, yıllarca kol kola yürüdüğü insanların kimler olduğunu bilemeyecek kadar aptal, yakalandığı zaman anında çözülecek kadar dirençsiz, barındığı Suriye'de çıtını çıkaramayacak kadar korkaktır. Bakmayın şimdi sanal alemde esip gürlemesine... Galip gelmek için belden aşağı vuruşlar da dahil her türlü çamuru sıvamayı yöntem olarak kullanabilecek adi bir kişiliktir.


İbrahim Yalçın


Evveli belirsiz,

5 Mart 2013 Salı

Emare

Nebil'in hayatına mal olan suçlamalardan birisi de sarkıntılıktı.

Bu itham; oldukça ağırdı ve inanılması zordu.

Lakin Emine; iddiasını doğrulayacak bir emareden söz etmişti. Öyle bir emare ki; anasından başkasının bilmesi mümkün değildi.

İşte bu bilgi; hükmün gerekçelerinden olmuştu.

Bu emare hakkında her şeyi bilen adamla çok önceleri de konuşmuştuk. Bizim böyle bir şeyi bilmemiz imkansızdı.. Ama her şeyi bilen adam; bu emare hakkında da çok önceden bilgi sahibiydi.

Lise yıllarında yaşanan fantaziler olmuştu.

Akar sinemasının koltukları, Ortodoks kilisesinin duvarları tanığıydı bu dönemin.

İşte bu dönemde görmüştü emareyi her şeyi bilen adam.

Helal olsun.

21 Şubat 2013 Perşembe

Salak (1)


Mersin Üniversitesi dekanı Prof Fevzi Demir; salaklığın bulaşıcı bir hastalık olduğunu anlatan güzel kitabını hediye etti geçenlerde. İnternet ortamında bir çok salak dolaştığından; salaklığın hangi musibetle bulaştığını anlayabilmek için bir solukta okudum.

Ayrıntılara gitmeden önce salaklığın bazı önemli belirtileri ile nedenlerini aktarayım:

‘’ Hasta veya hasta gurubu okuduğunu, dinlediğini ya da gördüğünü bir türlü anlayamaz..’’
‘’ Fikirsizlik  ya da tek fikirlilik yaygındır..’’
‘’ Enfekte bireyler, iyi iletişimi sadece yine kendisi gibi davranan bireylerle kurabilir..’’
‘’ Her önerdiğini kesin bir gerçek olarak önerir..’’
‘’ Her inandığına kesin bir gerçek diye inanır..’’
‘’ Salak; sadece yanlış yapmaz, yanlışta direnir..’’
‘’ Salak, var olan en tehlikeli insan türüdür. Çünkü salak, salak olduğunu bilmez.’’
‘’ Müzmin bekarlık bu hastalığa yakalanma riskini kesinlikle arttırır..’’

Bu bulgulardan yola çıkarsak, bazı yaklaşımları daha doğru yorumlayabiliriz.

Söz gelimi; enfekte olmuş bir gurup salak; 2006 yılından 1970’li yıllara aptalca tüneller açabilmekte, buna karşılık 1970'lerden bugüne köprüler kuramamaktadır. .

Yine salak bir gurup; her taşın altında casus ararken, burunlarının dibindeki elemanlarla halaya durabilmektedir..

Salağın biri; MİT tarafından takip edildiği yönünde uyarılmasına rağmen aymazlıkla ilişkilerini sürdürüp kadrosunun tüm hareketlerinin fotoğraflanmasını sağlayabilmiştir. 

Yine bu salak gurup; her taşın altında MİT ya da MUHABERAT elemanı ararken, her hareketi fotoğraflanmış olmasına rağmen bazı kişilerin sorgulanmamış olmasını nedense hiç düşünmemiş, tabiri caizse oralı bile olmamıştır.

Söz konusu salak gurup; kendilerini hicveden bir yazıdaki istihzayı bile anlamaktan biçare halde iftiralarına mesnet yapmış, bu yalana sonradan kendileri de inanmıştır.

Bu salak gurubun arkadaşlık anlayışı; tek fikirliliktir. Aslında tek fikirlilik, cemaat kültürünün biat anlayışıdır. Halbuki devrimcilikte; biatı reddeden bir isyan vardır. İsyan yoksa, devrimcilik de yoktur. İşte genlerinde var olan bu biat nedeniyle farklı olan düşüncelere rağmen süregelen arkadaşlığı anlayamayıp; kader birliğine dayalı geçmişten gelen bir dostluğu; neden her konuda aynı düşünmüyorsunuz diye sorgulamıştır..

Çünkü salaklar, kendileri gibi olmayanlarla iletişim kuramaz.

Kendileri gibi olmayanlar TU KAKA'dır

Kendisini alametifarika sanan salak; Suriye olaylarını bir halk isyanı olarak görüp arka plandaki emperyal amaçları yok saymaktadır. Halbuki emperyal güçlerin kendileri, masa başında çizilmiş haritalarla Ortadoğu’yu kana bulayacaklarını çoktan ilan ettiler.

Fizandaki sağır sultan bile bu gerçeği biliyor. Ama salak; ilan edilen BOP projesine, işbaşındaki  eşbaşkanlara rağmen EMPERYAL proje yok diyor.

Çünkü salak, hatasında ısrar edendir..

Devam edecek...


2 Şubat 2013 Cumartesi

Habil...Kabil...


Habil gafildi. Kabil ise, menfaati için herkesi satabilen bir uyanık. Yıllar boyu şimdilerde timsah gözyaşı döktüğü yoldaşının kanıyla beslenmişti.. Semiz yapısında bu kanın vebali vardı.

10 Ocak 2013 Perşembe

Aslı Failler

Tarihin terazisi; lafları değil belgeleri tartar.

Ortalığı laf salatasıyla mundar etmeye çalışanların aslında kim olduklarını, zaman ve mekan kavramlarını yok farzederek olayları nasıl çarpıttıklarını ibretle görüyorum.

Ama hiç şaşırmıyorum. Çünkü bu türlerin kim olduğunu net olarak biliyorum.

Nebil üzerinden aklanmaya çalışanlar, aynayı hep başka tarafa çevirip sütten çıkmış ak kaşık moduna giriyorlar.

Ayıptır, günahtır !

Nebil'in katlinin en önemli gerekçesi; örgüte ihanet etmek...

Yani; örgüt adına kamulaştırılan altınları (örgütün bilgisi dışında) başka bir örgüte aktarmak...

Nebil; sorgusunda bu durumu kabullenip yaptığının hata olduğunu söylemiş.

Peki Nebil'in hayatına mal olan altınları alan kişi ne yapmış ?

Aldığı altınları kendi örgütüne; yani ACİL'e aktarmış mı ?

Hayır !

Nasıl harcandığı da meçhul.

Peki; Nebil'i katledenleri tanıyıp bildiği halde onlarla hesaplaşmış mı bugüne kadar ?

Yok !

Aslında bu yüzsüz ve de arsız zatı muhteremin afiyetle yediği şey; 1.500.000 Liralık altın değil, Nebil'in bedenidir.

Ama atıp tutuyor, boş teneke gibi çok ses çıkarıyor bugün..

Biliyor ki; geçmişte ne yaptıysa yanına kâr kalmış hep...

Her neyse; gelelim asıl mevzuya..

Bakın Nebil, kendisini ölüme götüren süreçte neler söylemiş:


Not: 1980 yılında alınan 1.500.000 Liralık altının bugüne uyarlanmış değeri takriben 80.000 TL'dir.

8 Aralık 2012 Cumartesi

İftira, küfür ve hakaretin davası

Evet, dava sürüyor..

Davalı taraf kendince savunma yapmış..

Okumuşsunuzdur..

İftira ve küfrün itirafı olmuş adeta..

Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olup ona buna saldırmak; çuvallatır insanı.

Her neyse; dava derdest..

Bu konuyu en geniş şekilde dava sonuçlanınca ele alacağım.

Malum; dava sürerken konuşmak olmaz.

7 Ağustos 2012 Salı

Küfür Makamı

İftira ve küfür makamında sona yaklaştık..

Ana, bacı, kızan demeden herkesi küfre bulaştıran adamın sorgusu aylar sonra ilgili savcılığa ulaştı.

Sorgunun ulaştığı gün Cumhuriyet Savcısı izne çıkmıştı.. Nihayet döner dönmez iddianameyi hazırlayıp mahkemeye sundu.

Mahkeme; 3 Ağustos 2012 tarihinde iddianameyi kabul etti.

Yani; edilen küfürler, atılan çamurlar artık bir kamu davasıdır. Adli tatil ertesinde süreç işleyecek.

Ceza davasının ertesinde, tazminat davası da açacağım haliyle.

Sabırla karşılaşmayı bekliyorum.


14 Mayıs 2012 Pazartesi

İftira Makamı

Malumunuz, mahkemelerde bir iddia makamı vardır. Onlar; suç işlendiğini iddia edip mahkeme heyetinin ceza vermesini talep ederler...

Sonrası bir yargı sürecidir, adaletin kestiği parmak acımaz der, sineye çekersin.

Ama bir de İFTİRA MAKAMI var..

Toplumun en tehlikeli, en vicdansız ve de en şerefsiz gurubu bunlardır.

Kendileri hemen hergün KARANLIK ADAM bildirisi yayınlar, insanları hedef gösterirler... Ama aynı bildiri ya da iftiralarla katledilen insanlara sahip çıkma konusunda da mangalda kül bırakmazlar..

Lakin süreç; bu suratlardaki sahte insanlık kaplamasını çok çabuk söküp aldı.

Hiç bir ana evladı; tartışmaya girdiği kişinin anasını '' köpekten olma '' gibi iğrenç bir küfürle hedef almaz.

Hiç bir ana evladı, bu sözü alkışlamaz.

Bu tür iğrenç iftiraları  ''masal''  maskesiyle atmayı alışkanlık edinen adam; iş ciddiye binince salyasını silip '' hayal ürünü '' yazıyorum ifadesiyle kurtulacağını sanır..

Ama öyle kıvırmalarla kolay kurtulamayacak..

İlk aşama; suç duyurusu idi..  Yapıldı.

İkinci aşama; bu yayınların hangi IP adresinden yapıldığı idi.

Telekomdan sorgulanarak bu da tespit edildi.

Üçüncü aşama; iftira zanlısının ifadesinin alınmasıydı..

Bu da tamamlandı.

Şimdi sırada ceza, arkasından manevi tazminat davaları var...

Bu davada şahit olmayı isteyen dostum da; '' köpekten olma '' diye anasına küfredilen kişi...

Sözün özü; bu alçak küfürlerin hesabı sorulacak..

Bir kaç cümle de bu küfürlere alkış tutanlar için...

Onlar; bu küfürleri yapandan daha alçak ve şerefsizdir.

'' HAYAL'' yazıyorum sözü aslında '' İFTİRA  '' atıyorumun itirafıdır.

Bu söz; ''HAYAL'' kıvırmasıyla analara, bacılara, eşlere küfür ediyorumun kabulüdür.

Bu küfürleri etmek kadar sahiplenmek de ''GÖT '' ister..

18 Mart 2012 Pazar

Ortaya Karışık

Bir insan yalan ve iftiraları ardı ardına sıralayıp buna da en başta kendisi inanıyorsa; durum vahimdir. Çünkü bu hastalığın tedavisi yoktur.

Ortamı iftiralarla kirleten yazılara en başından beri tepki gösteriyorum. Kişilik olarak haksızlık karşısında sessiz kalamıyorum. Bu nedenle aile hayatımı onlarca kez sıkıntıya soktum, Ama hiç pes etmedim. Etmem de..

Adam palavrayı atıyor; ipliğimi pazara çıkarmışlar.. Yahu sen ne iplikten ne de pazardan anlarsın, senin uzman olduğun konular belli.

O halde hangi ipliği pazara çıkardın ?

Emniyette soruyorlar: '' Her hangi bir siyasi parti, dernek vs üye misin ? ''

El cevap; '' Evet, üyeyim...''

Çünkü siyasi parti üyesi olduğumu il yöneticisi olmam nedeniyle zaten biliyorlar. Her partinin yönetici kadrosu SEÇİM KURULU ve EMNİYET MÜDÜRLÜĞÜ tarafından bilinir. Çünkü kongreler SEÇİM KURULU'nun kontrolünde yapılır.

Siyasi partiler; gizli örgüt değildir.

Ama MİT, yasal bir kurum olmakla birlikte GİZLİ bir örgüttür. İşte bunu itiraf etmek cesaret ister ki; sen bunu başarmış birisin.

Helal olsun..

Takdire şayandır.

Dile dolanan diğer kişi Hasan Balcı'dır.

Hani önceleri yere göğe sığdırılamayan şimdinin elma şekeri..

Geçmişteki çatışmalarımızı yeniden yorumlayıp bugünü sorgulamaya çalışıyor aklınca..

İnsanlık evrimi tekdüze çalışan mekanik bir hareket değildir. Yaşanan her acı, her sıkıntı, her endişe, her kavga insana bir şeyler öğretir.

Önemli olan yaşananlardan gereken dersi almaktır.

Evet, yaratılan bilgi kirliliği ortamında karşılıklı olarak  Hasan'la  birbirimizi oldukça hırpaladık.

Eğer insan gerçekleri öğrenmek maksadıyla okuyorsa, araştırıyorsa nihayetinde doğru sonuca ulaşır. Önemli olan bu seviyeye ulaşabilmekten ziyade bu aşamaya gelindiğinde ne yapılacağıdır.

İşte Hasan da bu doğrulara ulaştığında, dürüst bir insanın ne yapması gerekiyorsa onu yapmıştır.

Yani; estirilen yalan rüzgarına kapılmamıştır.

Benim açımdan önemli olan budur. Öncesine hiç bakmam.

Yeri gelmişken bu durumu eleştiren gizli örgüt görevlisine bir hatırlatma yaparak sormak isterim: Tacettin Sarı hakkında onlarca iftira yayınlayıp adamı milyarder bir MUHABERAT GENERALİ olmakla itham etmedin mi ?

Tacettin Sarı hakkında yaydığın iftiraları yeren ve gerçek Tacettin'i anlatan yazıma küfür ve hakaret içeren cevaplar yazıp aklınca beni tiye almadın mı?

Aldın !

Peki sonra ne oldu da, yahut  hangi kaynaktan bilgi sahibi oldun da Tacettin Sarı hakkında yazdığın her şeyin yalan olduğunu itiraf ederek tiye aldığın yazımdaki bilgileri doğrulayıp kendisinden özür diledin ?

Özür dilemeyi bilmek; güzeldir..

Ama aynı yanlışı sürdürmek çirkindir...

Bir başka konu; dostluk, arkadaşlık ve yoldaşlık ilişkileridir.

Hayatımın belli bir döneminde fikir ve kavga yoldaşlığı yaptığım, bu uğurda sırlar paylaşıp, hayatımız pahasına birbirimizi kolladığımız kişiler; bugün benim dostlarımdır.

Dostluk ayrı yoldaşlık ayrıdır. Bu nedenle bugün her konuda aynı düşünmemek dostluğa zeval vermez.

Dost kalmak için her konuda hemfikir olmak gerekmez.

Arkadaşlık da öyle.

İlişki derecesi dostluk ve yoldaşlık kadar kuvvetli olmasa da; kişiler birbirlerinden eminse yürür.

Doğrudur; her konuda aynı fikirde olmayabiliriz.

Ama tartışmayı biliyor, fikrini empoze etmeye çalışmıyor ve onu kullanmıyorsan arkadaşlık yürür.

Hayat paylaşmak içindir, kullanmak ya da kullanılmak için değil.

Düsturum budur.

3 Mart 2012 Cumartesi

Ballı Adam

İnsan; olayların heyecan ve hızına kapılıyken tanık olduğu çoğu olguyu önemsiz görüp bir kenara koyabiliyor.

Kıl payı savuşturulan çoğu tehlikeyi de, toyluğun neden olduğu saflıkla şansa bağlayabiliyor.

Geçmişte ben de böyle yapmış; deyim yerindeyse ‘’yırttık’’ denebilecek çoğu olayı ‘’şansa’’ bağlamıştım.

Bugün sahip olduğum bilgilerle görüyorum ki; hata yapmışım.. Uzun soluklu koşuda tanık olduğum yahut bizzat tarafı olduğum çoğu olaydan; şans eseri yırtmamışız.

Yaşananlar, anlatılanlar, yazılanlar ve var olan belgeler farklı bir potada harmanlanıp masaya yatırıldığında; tabloyu daha net görebiliyorsun.

Alıntılar yaparak ele alayım.

Malumunuz; 1977 Ağustos operasyonu büyük önem taşıyor. Çünkü anlık istihbarata dayanan bir evveliyatı var.

Ne diyor ballı adam ?


 Evet, ballı adam; Nebil, Ali, Engin ve dinamit dolu bir valizle İstanbul’a gider. Cihangir Ayyıldız apartmanındaki evde 15 gün kalıp banka soygunu için keşif çalışmalarına katılır ve bu faaliyetleri sırasında adım adım resmedilir.

Dahası; Antakya’ya dönüş için otogara gittiğinde koluna giren iki sivil polis tarafından boş valizi açtırılıp ‘’ ne getirdin, ne götürüyorsun ?’’ diye sorgulanır.. Valizi açtığında kesif bir nitrogliserin kokusu etrafa yayılır.

Ama şifai anlatımına göre ‘’enselendim’’ diye düşünürken polisler oralı olmaz. Otobüse binip Antakya’ya döner.



Ağustos 1977 operasyonunda polis; anlık takipte resimlenenler kadar Engin’in çözülmesiyle deşifre ettiği isimleri de yakalama listesine ekler. Firarda olanları yakalamak için operasyonlar düzenler.

Ama takibe takılıp resimlenmiş ballı adamı hiç kimse sormaz..

Hiçbir ifadede ismi geçmez, aranmaz…

Ballı adam; 1978 yılında yakalanan Nebil’i firar girişimi öncesinde Sagmalcılar cezaevinde ziyaret eder. Bu ziyaret sırasında Nebil’den firar edecekleri bilgisi de dahil bütün eylemlerini öğrenir..

Çünkü Nebil'in bir anda çenesi düşmüş, kader birliği yaptığı yoldaşlarından esirgediği tüm sırlarını (?) ballı adama anlatma ihtiyacı duymuştur.

Bu ziyaretten sonra ballı adam, artık çok şeyi bilen adamdır. Bu ayrıntı da en az operasyon kadar önemli başka bir olaydır.

Neticede Nebil'in firar girişimi başarısız olur.

Zaman su gibi akar, hakkımızda verilmiş bir ifade üzerine gözaltına alınıp sorgulanır, akabinde tutuklanırız...

Ballı adam bir yazısında; ‘’ en son ben yakalandım benden sonra gelen olmadı ‘’ türünden bir söz etmişti.

Yani ‘’benden öncekiler öttü, ben direndim’’ yakıştırmasını kafalara yerleştirmek istemişti.

Evvela gözaltı belgesi ile bu ifadenin doğru olmadığını göstermek isterim


Gözaltı belgesine göre ilk yakalanan kişilerden biri ballı adam.

Buradan devam edeyim…

Ballı adam Ankara’da yakalanmıştı. Bizler Antakya Emniyetinin hücresinde sorgulanıyorduk.

Ballı adam Ankara’dan getirildiği gün sorgu için siyasi şube müdürünün odasındayken telefon çalmış, telefonu açan müdür ‘’merak etmeyin komutanım, emredersiniz’’ benzeri sözler etmişti.

Bu telefondan sonra ballı adamın hemen yazılı ifadesi düzenlenmiş, tek fiske vurulmamıştı.

Darbenin en acımasız mahkemelerinden olan ADANA 1 NO.LU SIKIYÖNETİM MAHKEMESİ’nde görülen davamız BERAAT ile neticelendi..


 Bu beraat kararı nasıl alınmıştı ? Merak ediyordum.

Hakkımızda en azından örgüt üyeliği nedeniyle 5 yıl ceza verilmesi gündemdeydi..  Nasıl bir ŞANSTI bizleri kurtaran ?

Şansın ne olduğunu bir Ankara ziyaretimde ballı adamdan öğrenmiştim..

Mahkemenin başkanı ballı adamın avukatı olan dayısının arkadaşıymış.. Bu başkanın Danıştay’da sürüncemede olan bir dosyası varmış.

İşte ballı adamın dayısı, Danıştay'da bekleyen bu dosyanın halli karşılığında müvekkili olan yeğeninin BERAATİ için pazarlık yapmış. Dava görülürken Danıştay’da sürüncemede olan dosyayı, mahkeme başkanının lehine olarak neticelendirmiş ve kararı alıp başkanın masasına bırakırken; ‘’ŞİMDİ SIRA SENDE’’.. demiş..

Ballı adam sayesinde bizleri de beraat ettirmeye mecbur kalmışlar.

O günkü ruh haliyle bu şansı sorgulamamış, ne kadar da kısmetliyiz diye sevinmiştim.

O gün için önemli olan; en az zararla bu davadan yırtmaktı.

Beraat kararı Savcılık tarafından temyiz edilmediğinden kesinleşti. Kararın kesinleşmesinden sonra tutukluluk öncesinde çalışmakta olduğum son kuruma yazılı başvuru yaparak görevime dönmek istemiştim. Bu talebim ‘’delil yetersizliği'' nedeniyle beraat ettiğimiz gerekçesiyle reddedilmişti. Göreve dönebilmek için ‘’suçsuzluğu anlaşıldığından‘’ beraat etmek gerekiyormuş.

Ama ballı adam bu sorunu da şans eseri aşmıştı.

Ankara Belediyesinde açılan sınava bir referans tavsiyesiyle katılmıştı. Yazılı sınavda soruları yanıtlamak yerine ''nasılsa beni almazlar'' diye düşünüp SOSYALİZMİ yazmıştı..

Bu tavrı nedeniyle yazılıyı geçemeyeceğini düşünüyordu.

Geçememesi de normal sonuç olurdu..

Öyle ya; soruların hiç birine yanıt vermemiş; cevap kağıdına sadece SOSYALİZMİ yazmıştı.

Ama endişe ettiği gibi olmadı.

Sonuçlar açıklandığında gözlerine inanamadı. Sınavı KAZANMIŞTI. Kendisini mülakata çağırıyorlardı.

Mülakata da iş olsun diye katıldı. Nasılsa eleyecekler diye düşünüyordu.

Mülakat odasında '' ananın adı, babanın işi gibi '' saçma sapan sorulara muhatap olunca ‘’ BENİMLE DALGA MI GEÇİYORSUNUZ ‘’ diyerek sınav kurulunu azarlamış, kapıyı çarparak sınav salonundan çıkmıştı.

Buradan bir sonuç çıkmaz diyordu. Ama sonuç yine yanıltıcı olmuştu.

Referansı o kadar kuvvetliydi ki; heyetini azarlayıp kapısını çarparak çıktığı mülakatı da geçmişti.

Ballı adamdı vesselam.

Yıllar sonra, Nebil için yapılacak anıt mezar girişiminde buluştuk.

Mezarı yaptık, içini doldurmaya çalıştık, sayfalar dolusu anılar kaleme aldık..

İşin doğrusu en göze batan yazı ve iddialar ballı adamın kaleminden çıkmıştı.

Başlattığımız bu girişimin akabinde gözaltına alınıp sorgulandık. Bu çalışmaları kapsayan iddialarla tutuksuz  yargılanıyoruz.

Nedense ballı adam yine ortalarda yok.

Yakılan ateş ortalık yerde duruyor ama ballı adamı ne soran var ne de sorgulayan.

Bu kez kimin referansı var bilemiyorum.

Her kim olursa olsun; dediğim gibi BALLI ADAM vesselam..

23 Şubat 2012 Perşembe

Zamana Yolculuk...

21 Şubat duruşma günümüzdü. Duruşma başladı.

Mahkeme başkanı ile heyetten bir hakim değişmiş..

HSYK bayağı hızlı nedense..

Mutat dosya işleri yapıldı; ifadesi alınamayan kişiler hakkında yakalama kararı çıkarıldı.

Mahkeme çıkışı Hasan Balcı ile başbaşa sohbet etme, bilgi paylaşma fırsatımız oldu. MİT belgesini de hafiften ele aldık.

Daha sonra Av Hatice Can ile birlikte Antakya'ya gittim. Maksadım; bazı işleri bitirdikten sonra Antakya'nın tarihi sokaklarında zamana yolculuk yapmaktı.

Ama bu yolculukta sadece anılar ve ben bulunacaktık..

Evvela Nebil Rahuma'nın sokağına gittim. Biliyorum; ne sokak aynı ne de eski evler... Lakin benim gözümde değişen hiç bir şey yoktu.


Nebil'in eski evlerinin yerinde bir apartman vardı.


Ama ben hayallerimde yıktım o apartmanı, tahta kapısından girince sağ koldaki taş merdivenden çıktım üst kattaki odasına Nebil'in..

Yine yüzünü sakladı annesi, hafiften sırtını dönerek.

Utangaç tebessümüyle karşıladı Nebil...

Sanki oradan hiç ayrılmamıştı...

Kışlaya sırtımı verip aşağıya doğru ufak ufak adımladım. Nebil'in lise döneminde okul sonrası çalıştığı kahvenin yanından geçerken durup içeriye doğru baktım.


Kimseler yoktu.

Zaten kahve de kapanmıştı.

Yol ayrımında ÇARŞI karakolu çekti beni... Bir kaç kez gözetimde tutulmuştuk bu karakolda. Mihraç ve Nebil'in daha sonra dinamit attığı karakol, şimdi başka bir işlev yüklenmiş.


Daha sonra TÖB-DER binasına gittim.

Allanıp pullanmış, bir butik otel haline gelmişti.


Eski bakımsız hali daha çekiciydi sanki. Günde kaç kere çıkıp, kaç kere inmiştik o merdivenlerden ?

Hatırlamadım...

Daha sonra Hanna Maptunoğlu'nun sokağına geçtim.


TÖB-DER'in yanıbaşıydı zaten.

Yolun sonundaki kapılarına vardım. O kapı, o pencere değişmemişti hiç.


Beyefendi silueti yansımıştı duvarlara sanki.

Bütün duvarlar sevimliydi.

Ara bir sokaktan Kurtuluş Caddesine çıktım. Affan kahvesi karşımdaydı.

Kahvenin yanındaki sokaklar kaçış güzergahımızdı bir zamanlar.


İyi biliyorduk bu sokakları.

Buraları bilmeyen ya bir çıkmaza sapar, ya da birbirinin aynı olan daracık sokaklarda kendini yitirirdi.

Bu sokaklar; bir labirentti çünkü.

Affan kahvesinde biraz soluklanıp. haytalısından yedim.

Buradan Habib-i Neccar camisine çevirdim yönümü. Kavşağa geldiğimde Uzun Çarşı yönüne yürüdüm.

Caminin hemen altında 12 Eylül'de hücresinde tutulup işkencelere maruz kaldığımız Emniyet Müdürlüğü binası bulunur.


Önünden geçerken; işkence çığlıkları gelir gibi oldu binadan.

Kimler yatırılmıştı falakaya, kimlere veriliyordu elektrik ?

Hangi bacıların mahrem yerlerine saldırılıyordu ? Kimlerin meme uçları sıkılıyordu penseyle ?

Öğrenemedim.

Bu yürüyüşümü Uzun Çarşının kuyumcular arastasında bitirmeyi planlamıştım.

Öyle de yaptım.

Kuyumcular arastasında Hanna Maptunoğlu'nun Nebil ve bana birer alyans verdiği dükkan; zamana ve anılara yolculuğun son noktasıydı.


Evet; anılara ve zamana yolculuk, hayat var oldukça sürecek.

13 Şubat 2012 Pazartesi

Ali Çakmaklı'nın vebali... 4

KISSADAN HİSSE: Her canlının en değerli varlığı; YAŞAMA hakkıdır. Şu veya bu şekilde bir yaşama son verdiyseniz ya da bir yaşamın sona ermesinde gerekçe olduysanız; bugün yaptığınız özürlerin; yitirilen yaşamı geri getiremeyeceğiniz için, hiç bir anlamı yoktur. 

3 Ocak 2012 Salı

Soğan Erkeği

Anadoluda soğan erkeği denirdi. Şimdilerde dal..rak da deniyor.

Soğan erkeği madde olarak ortalıkta görünmez. Gizlendiği eteğin altından Kıbrıs eşeği gibi anırınca aleme posta koyduğunu sanır. Sanal ortamda öylesine esip gürler ki; palavra yiğitlikte en kahraman Rıdvan bile yetişemez kendisine.

Sanırım hemen tanıdınız: Sanal ortamın soğan erkeği bu dal..rak; Cahit Çelik denen ödlek iftiracıdır.

İki gündür İstanbul'dayım. Bırakın madden karşı karşıya gelmeyi; telefonda bile yüzleşemeyecek kadar korkak. Gizlendiği etek altından iğrenç iftiralarına devam ediyor.

Onuru, şerefi bilen, bu özelliklere sahip hiç bir ademoğlu; tartışmaya anayı, avradı, kızanı bulaştırmaz. Anayı, avradı, kızanı iftira ve küfürlerle kavgaya karıştırmak; en büyük adiliktir.

Bunu yapan şerefsizdir, onursuzdur, ödlektir.

İşte ben; bu iftira ve küfürlerin sahibi olan ödlek dal..rağı erkek sanıp yüzleşmek istedim. Ama tüm çabama rağmen gizlendiği etek altından ayrılamadı. Benimle yüzleşemedi.

İğrenç iftira ve küfürlerini yüzüme yapamadı...

Bundan sonra hukuk karşısında muhatabım olacak.

Hukuktan kaçamayacak.

Pisliğini yiyecek.