17 Ağustos 2011 Çarşamba

İspiyoncuyu buldum

Muhbir vatandaşların kurgulamakta olduğu senaryoya lojistik destek sağlayan ispiyoncu tespit edildi.

Hani '' Bu kez çabuk davrandık '' diye övünüyorlar ya; gerçekten de o kadar çabuk davranmışlar ki, ispiyoncu kelaynak kuşu gibi ortada kaldı.

Bu ispiyoncu hakkında hemen suç duyurusunda bulunuyorum.

Teşhir için elbette bu girişimin sonucunu bekleyeceğim. Ama bu şerefsizliği kendisine hiç yakıştıramadığımı da peşinen belirteyim..

Demek ki adamlık kökten gelen bir şey. Ehliyetle olmuyor.

Şu son günlerde yazılanlar; askeri darbelerin '' SAYIN MUHBİR VATANDAŞ '' başlıklı bildiri ve afişlerini anımsattı bana.

Hoş, şimdi öyle bildiri ve afişler yok..

Yani bu yönde herhangi bir talep bulunmuyor.

Ama anlıyorum ki; can çıkmadan huy çıkmıyor.

Zaman değişse de muhbir ve provokatörler aynı kalıyor.

Sevindiğim husus; bu davanın muhbir kişilikleri ortaya çıkarması olmuştur.

Bu nedenle hayırlı bir dava'dır..

16 Ağustos 2011 Salı

Haydi Erkan...

Haydi Erkan, boynunda vebal var.

Şu Engin'e yanıtı sen ver..

Nebil olayını nasıl başlattık, bir kez daha yaz..

Şu yalanları, çarpıtmaları yüzlerine vur.

Sana vebal atıyor, başka da bir şey söylemiyorum.

Haydi, noktayı koy.


15 Ağustos 2011 Pazartesi

Havada Kalan Çamurlar


Yargılandığım dava bir gerçeği gözler önüne serdi; bu adamların iddia ve ortaya koydukları sonuç ile dayandıkları belgelerin örtüşen hiç bir yanı yok...

Bunu anlamamak için sanırım İbrahim ya da Engin olmak gerekiyor.

Artık bir şeyi kesin olarak anladım; bu adamlar bir belgeyi okurken gözlüklerini başka yerlerine takıp kıçlarındaki çakıldağa bakıyor...

Yoksa bu kadar komik olamazlardı.

Bende faklı bir beklenti oluştu artık. İbrahim denen adam ne zaman '' belge buldum '', '' ifşa ediyorum '' diye ortaya çıksa; tamam diyorum yine bir komedi var...

Lakin bu son iddialar; olağan komedi sınırlarının da ötesine geçti... Gülmekten karnım yarıldı..

Kendilerine duacıyım, bu sıkıntılı anda bile beni güldürebildiler.

Merak ediyorum; bu adamlar söylediklerine kendileri inanıyor mu ?

Yani, birilerine kulp takmak için hayal sınırlarını bu kadar zorlamak neden ?

Her taşın altında ille de birilerini bulma çabası neden ?

Ha öküz altında buzağı aramışsın, ha her taşın altında birilerini...

Anlıyorum ki bu hevesleri ölene dek sürecek.

Eğer yaşıyor olurlarsa otuz yıl sonraki hangi olayla 1977''ye bağlantı kuracaklarını merak ediyorum.

O saçma iddiaları okuyan vicdan sahibi herkesin '' YUH artık '' dediklerini duyar gibiyim.

Her neyse...

Malum; yargılanıyorum. Bu nedenle ne kadar komik duruma düştüklerini, attıkları çamurun her zaman olduğu gibi nasıl havada kaldığını çok derinlere gitmeden kısaca anlatayım.

Bunlar daha önce SURİYE CASUSLUĞU iddiasıyla yargılandığımı ileri sürmediler mi ?

Peki var mı böyle bir suçlama ellerindeki belgede ?

Yok !

O zaman niye böyle bir yalana gerek duydular ? Acaba malum ispiyoncu bu konuda onlara yanıltıcı bilgi mi verdi ?

Gelelim parti üyeliğinden yola çıkarak DERİN ilişkilere varan büyük iddialara...

Bu adamlar zaman kavramını yitirmiş... 1977'li yıllar ile 2007 arasında bağlantı kuramaya çalışmak, tek kelimeyle çamura yatmaktır.

Parti üyeliğinin hangi şartlarda oluştuğu, sektörel oluşum içerisinde özellikle iki partiye baskı yapılıp belli arkadaşların meclise sokulması çabasını bilmedikleri için havada pişirip tavada yemeye çalışıyorlar.

Biraz da şu ticari ortaklık palavrasına değineyim...

Hatırlarsınız bunlar, sürekli olarak Mihrac ile şirket kurup ortak olduğumu, milyon dolarları cebe indirdiğimi iddia ediyorlardı.

Var mı böyle bir şey ?

Yok...

Var olan ne ?

Bir ihale için Suriye'ye gideceğim... Ama oraları hiç bilmiyorum. Yıllardır görüşmediğim Mihrac aklıma geliyor.. Uzun yıllar orada yaşadığı malum. Kısa bir mail gönderip yardımını istiyorum.

Bu gibi durumlarda konuya tersten bakmak daha anlaşılır olur.. Ben de öyle yapayım.

Meseleye İbrahim tarafından bakalım..

Kendisi uzun yıllar Paris'de yaşıyor.. Muhtemelen oraları çok iyi biliyor...

Onun bir arkadaşı olan sizin her hangi bir iş için Paris'e gitmeniz gerekti. Ama oraları hiç bilmiyorsunuz... Belki yabancı diliniz de yok.

Aklınıza İbrahim gelmez mi ?

Ona bir mesaj atıp, kendisinden rehberlik istemez misiniz ?

Şimdi İbrahim'in bu talebinize ne tepki vereceğiyle ilgili bir kaç seçenek sunayım:

a) Kendisini aradığınız için memnun olur. Sizden ön bilgileri alıp hemen bir araştırmaya koyulur.. Neticeden sizi haberdar eder.. Sizi havalimanında karşılayıp güzel FRANSIZCA'sıyla rehberliğinizi yapar. İşler bitince sizi güzel bir mekanda misafir edip yolcu eder..

b) Size telefonda tamam der. Siz ona güvenerek yola çıkarsınız.. Ama Paris'e vardığınızda İbrahim telefonlarınıza çıkmaz. Arazi olur yani.. Siz FRANSA'da tam bir FRANSIZ olarak kalırsınız.

c) Bu isteğinizi peşinen reddeder, yardımcı olamam der.

Doğru seçenek ne olmalı ? Siz yanıtlayın..

İşte ben Mihrac'dan ilk seçeneği cevap olarak almıştım.

Mevzu budur.

Gelelim komedi sınırlarını bile aşan ÇEK, SENET, PAVYON itirafı hususuna...

Salyaları akarak ne diyorlardı ? ÇEK, SENET, PAVYON meselesini itiraf etmişim..

Allahtan ifademi de yazmışlar.

Var mı orada benim böyle bir itirafım ?

Yok.

İşin aslı ne peki ?

Antakya'da Nebil'in temsili mezarını açtığımızda Mustafa Burgaz ile görüşmüştük.. Daha sonra beni defalarca Almanya'dan telefonla aradı Benden sürekli olarak Hikmet Subaşı ile görüşmemi, önemli şeyler anlatacağını söyledi..

Kendisinden Hikmet Subaşı'nın telefonunu aldım. Bir Antakya ziyaretimde Hikmet'i aradım.

Buluştuk..

Bana söyledikleri ve teknik takibe takıldığı için emniyette de sorulan konuşma şuydu:

'' Sakın MG, ÖÖ, ÖG ile iş yapma.. Onlar şöyledir, böyledir...''

Benim cevabım basitti; '' bu kişilerle zaten bir iş ilişkim yok, onları yeni tanıyorum...''

Özetlersek; benim böyle bir ifadem, ya da itirafım var mı ?

Yok..

Bu iddialar kime ait ?

Hikmet Subaşı'na...

Hikmet Subaşı'nı bunları söylemeye teşvik eden kim ?

Mustafa Burgaz..

O kim ?

Küfürün başı...

Anlayacağınız, senaryoyu yazan kendileri ama ilk inanan da yine kendileri oluyor...

Ne diyeyim; ALLAH AKIL versin..

Diğer bir çamur da '' her şeyin devlete bilgi verilerek '' yapılması...

Nasıl da yüzleri kızarmadan çarpıtıyorlar ifadeyi..

Yasal bir dernek, illegal yöntemlerle faaliyet göstermez.

Yasal bir dernek, yasa dışı örgüt değildir...

Anladığım kadarıyla yazılarım bunları gerçekten çılgına çevirmiş.

Sap ile samanı ayıramayacak derecede kafayı yemişler.

Belki de bu nedenle bütün çamurları havada kalıyor..

Allah akılla birlikte ŞİFA da versin..

12 Ağustos 2011 Cuma

İspiyon

Yargılandığım davanın ana konusu NEBİL...

Sanıkları da malum; gerçeğe ulaşmaktan başka amacı olmayanlar...

Bu davada hangi şekilde yer aldığını henüz bilmediğim bir de ispiyoncu var.

Hangi nedenle olursa olsun başkasının değirmenine su taşımak için şerefini hiçe sayan bir ispiyoncunun namus dahil herşeyi satılıktır.

Bu davadaki konumu ne olursa olsun; elindeki don ve boynundaki çıngıraktan tanıyacağım onu..

Tıpkı Nazım ustanın dediği gibi...



10 Ağustos 2011 Çarşamba

Provokatör

Yargılandığım davanın provokatörü ( kışkırtıcı ajanı) belli oldu...

Kimbilir belki gizli tanığı da olur.

Maksat ve misyon anlaşılmıştır..

Görüyorum ki provokatörde zaman diye bir kavram yok.

2007 ile 1977'li yılları bayağı karıştırıyor.

Ayrıca sapla samanı birbirine katmakta da usta.

Ya da maksat ve misyona yönelik kasıtlı bir davranış...

Elinde emniyet ifadem varmış.. Bayağı mutlu...

Önüne arkasına abuk subuk yorumlar katarak adeta masturbasyon yapıyor...

Tam bir provokatör havası.

Anlıyorum ki; yazılarım kendisinde bayağı derin travma yaratmış

Madem eline almışsın, tamamına erdir. Olduğu gibi yorum katmadan yayınla.

Okuyan ne olduğunu görsün.

Lakin söylemem gerekiyor; merakımı gidermek için davanın görüldüğü mahkemeye suç duyurusunda bulunup; dava dosyasındaki belgenin kim yada kimler tarafından provokatöre gönderildiğinin bulunmasını talep edip sonucunu merakla bekleyeceğim.

Tabi bu haltı yiyen de... Bilgisayar kayıtlarını silse de faydası yok, bulunacak.

Bu vesileyle özellikle Nebil'in yeğenlerine sesleniyorum; dayınızı katleden kafa işte buydu..

Bunu bilesiniz.

Yargılama sonunda görüşmek üzere...

30 Temmuz 2011 Cumartesi

Devrimcilik

Alçakların ağzına bu sözcük hiç yakışmıyor… Ülkemiz insanını devrimcilerden nefret derecesinde uzaklaştıran da bu tip alçaklar zaten..

Herşeyden önce devrimcilik, ilkeli olmayı gerektirir… İlkeli olmak; kişilere göre değişmeyen genel değerlerle tavır koyabilmektir..

Devrimci; cemaatın biat kültürü ile yetişmiş mürit değildir. Sahip olduğu temel değerlerle özgün yorumlar yapabilecek kapasitede fikir sahibi bir aydındır… Mürit gibi her söylenene baş sallayıp AMİN demez…

Devrimci; sabit fikirli değildir… Kendisi gibi düşünmeyenleri düşman olarak algılamaz… Aksine, iletişim kurup farklılıkların sebeplerini sorgular… Dogmaları yıkmaya çalışır…

Devrimci; hangi şartlar altında olursa olsun anti emperyalisttir. Emperyalizme kıyıdan köşeden taşeronluk yapmaz… Onun askeri hiç olmaz…

Yeri gelmişken çok önemsediğim bir bildiriden bahsedeyim. Geçenlerde ‘’ Yeni Başlayanlar İçin Devrimci Yöntemler ‘’ başlığıyla yayınlandı… Tavsiye edilen bazı yöntemler şöyle:

  • · Terbiyesiz bir solcudansa, saygılı bir dindar veya milliyetçi genç bin kere yeğdir. Arkadaşlarını seçerken ağızlarından çıkan laflara değil gözlerinden gelen ışığa bak.

  • · Saygılı olmak uzlaşmak değildir. İyi olduğuna inandığın bir insan sana faşizmi övebilir. Faşizme elbette kulak asma ama ona yine de saygılı ol ve yarattığın bu saygı ortamında tartışmanı yap. Söylemleri kır ama kalpleri kırma. Çünkü kalpleri bir kez kırarsan başka kıracak hiçbir şey bulamayabilirsin.

  • · Polis teşkilatı ile polisi bir tutma. Polis düşmanı olma. Polis toplumun en sömürülen, en horlanan, en ezilen gruplarından biridir. Polisler berbat suçlar işleyen tehlikeli insanlarla, hayatlarını riske atarak mücadele ederler. Kritik anlarda her zaman doğru kararı veremezler Ayrıca solculara karşı katıksız bir nefret eğitiminden geçmişlerdir. Tıpkı senin onlardan katıksız nefret etmek üzere eğitilmen gibi. Belki de bu bir oyundur. Belki de dayak atan da, yiyen de bu oyundaki piyonlardır. Belki de siz kardeşsiniz. Bir düşün bunu. İyi düşün.
  • · Kavgada galip gelmek için ‘kitaplar ezberleyen’ insanlar olacaktır. Ne yumruğunu, ne sözcükleri birini dövmek için kullanma. Hayatın kendisi politikadır ama politika hayat değildir
  • · Diyalektiği sadece Marx’ta değil, Yunus Emre’de de aramasını bil.

Devrimci olmak; ülkesinin değer ve kazanımlarını inkâr etmeyi değil, onları sahiplenip daha da ileriye taşımayı gerektirir.

Biraz da dostluğa değineyim…

Dostlukla fikirdaşlık farklı şeylerdir… Yaşanmış anlar geçmişte kalsa da dostluğun sağlam bir bağıdır… Dost olmak; hele de kadim dost olarak kalmak için fabrikasyon bir kafaya sahip olmayı şart koşanlar, hiç dostu olmayanlardır.

Nebil olayını ele alırken birilerine biat etmediğim için hemen hedef tahtası olmuştum… Çamur atmayı yöntem olarak kabul edenler Susurluk'tan yola çıkıp Ergenekon’a kadar vardırdılar işi…

Muhaberat da çamurun balçıklısıydı…

Dikkatinizi çekmiştir; bu şarlatanın ne zaman bir yalanını ortaya çıkarsam, hemen kaleme sarılıp blogumu hedef gösterir… Müflis tüccar gibi o blogdaki yazılarımı, sanki çok gizli belgeleri ifşa ediyormuş edasıyla yalan-yanlış ele alır…

Hedef gösterdiği yazılarımı okuyan vicdan sahibi herkes, iddia edilenin aksine orada bir ilkeyi görür… İlkelerimi bir kez daha ifade edeyim. Eğer anlamazsa bir de Fransızca olarak yazarım, belki o vakit anlar…

Bir devrimci olarak kişilere etnik temelde yaklaşmam… Onları başarılı-başarısız, güvenilir-güvenilmez insanlar olarak görürüm… Soframı rahatlıkla açacağım insanlar vardır ya da yoktur… Bu anlamda aday arayışları yazımda da, partilerin aday belirleme sürecinde kişileri sadece etnik kökene göre ele almasını eleştirdim…

Bugün de eleştiririm...

Keza bir devrimci olarak kişilere dinsel açıdan da yaklaşmam… Partilerin aday yapacakları kişide ehliyete değil de mezhepsel yapıya bakmasına o gün karşı çıktım, bugün de çıkarım…

Bu yaklaşım; insanları ETNİK ve İNANÇ değil, EHİL olma bağlamında ele almaktır. İnsan hak ettiği yere hangi IRK ve DİN ya da MEZHEPTEN olursa olsun gelebilmelidir.

Bu bir ilkedir…

iLKELİ bir devrimcinin endişelerini ifade etmesidir.

Gelelim askerlerin durumuna…

Bir devrimci olarak ben, anti emperyalistim… Emperyalizmin işgal planı olan BOP projesinin ne doğrudan askeri, ne de maşası olurum… Emperyalist güçlerin şakşakçısı, davetçisi olanlara karşı dururum…

Ülkesine karşı sorumlulukları olduğuna inanan bir devrimci olarak ordumuzun NATO’nun saldırgan bir işgal gücü yapılmasına gönlüm razı gelmez… Aynı tavır içinde olan kimi subayların, BOP masalarında hazırlanmış düzmece belgelerle içeri tıkılıp boşaltılan mevzilere biatçı kadronun yerleştirilmesine bu düşüncelerle karşı çıkarım.

Askeri darbede işkence gördüm diye yapılagelen hukuksuzluğa gözümü ve vicdanımı kapatmam..

BOP’un işgal planlarını sırf birilerine gıcık olduğum için fanatik bir taraftar edasıyla alkışlamam…

Devrimciliğin ilkesi budur…

Gelelim Mahir Çayan’ın resmi altındaki yazıya…

Daha önce de söyledim; o sözler Mahir Çayan’a aittir. Bu nedenle şarlatanın eleştirisi bana değil Mahir Çayan’adır.. Yaşıyor olsaydı yanıtını verirdi… O sözleri kabullenmeme rağmen bana laf düşmez…

Diğer konu; yargılandığımız dava…

Ne diyordu ÇUKUR adam: ‘’ .. " Nebil'i onuruna kavuşturma gibi asil çaba içinde olursan, ölüsü dirisi olmayan biri için anıt mezar yaparsan, aliyi veliyi akıllıyı deliyi mezarlıkta toplarsan, boş mezarın başında çiftetelli yalellim ellik oynarsan… ‘’

Nebil’e MIRO masalları düzenlerin gerçek yüzleri işte bu…

Yargılanmamızı zil takıp oynayarak kutluyorlar…

Nebil, onlar için sadece bir saldırı silahıydı…

Lakin takke düştü kel göründü artık…

Yukarıdaki sözler, körlerle sağırlar birbirini ağırların sonudur…

Nebil silahı, geri tepmiştir…

Kıssadan hisse:

Kem gözlere şiş diye bir sözümüz var...

Ben; KÖR GÖZLERE ŞİŞ diyeyim…

25 Haziran 2011 Cumartesi

Hasan Balcı'nın ERKAN sorusu

Nebil'i onuruna kavuşturma gibi asil çabamızın bizler açısından sonucu; maruz kaldığımız bir ton çamurdan sonra şimdi de açılan bir DAVA oldu.

Ne diyeyim; sağlık olsun...

Hatırlarsınız; bu dava öncesi 15 kişi göz altına alınmıştık. Hem de oldukça abartılı baskınlarla...

Bu olayda bizi en çok şaşırtan husus; Hasan Balcı'nın da göz altında olmasıydı. Bu garipliğin nedenini polise de sormuş ama bir yanıt alamamıştım...

Antakya Adliyesi'nde savcılık sorgusu için bekletildiğimiz son gün, kendisiyle kısa bir konuşmamız olmuştu.

Gözlüklerinin ardında irileşen meraklı gözleriyle bana bakıp;

'' Neden ERKAN burada yok ? '' diye sormuştu..

Ben de cevaben;

'' Bunu bana değil, polislere sor '' demiştim.

İşin doğrusu; geçmiş mücadelemizdeki bir kişiyi eylemleriyle birlikte anmak, baskın ve gözaltıların ve hatta terör davasının sebebi olabiliyorsa; bu konuda kimse Erkan'ın eline su dökemezdi..

Ama nedense savcılık; Erkan'ın yazdıklarını değil de, bizim yazdıklarımızı daha fazla önemsemişti.

Neyse...

Bu yazının amacı dana altında buzağı aramak değil, yaşanmış bir anekdotu sizlerle paylaşmaktır.