12 Ağustos 2011 Cuma

İspiyon

Yargılandığım davanın ana konusu NEBİL...

Sanıkları da malum; gerçeğe ulaşmaktan başka amacı olmayanlar...

Bu davada hangi şekilde yer aldığını henüz bilmediğim bir de ispiyoncu var.

Hangi nedenle olursa olsun başkasının değirmenine su taşımak için şerefini hiçe sayan bir ispiyoncunun namus dahil herşeyi satılıktır.

Bu davadaki konumu ne olursa olsun; elindeki don ve boynundaki çıngıraktan tanıyacağım onu..

Tıpkı Nazım ustanın dediği gibi...



10 Ağustos 2011 Çarşamba

Provokatör

Yargılandığım davanın provokatörü ( kışkırtıcı ajanı) belli oldu...

Kimbilir belki gizli tanığı da olur.

Maksat ve misyon anlaşılmıştır..

Görüyorum ki provokatörde zaman diye bir kavram yok.

2007 ile 1977'li yılları bayağı karıştırıyor.

Ayrıca sapla samanı birbirine katmakta da usta.

Ya da maksat ve misyona yönelik kasıtlı bir davranış...

Elinde emniyet ifadem varmış.. Bayağı mutlu...

Önüne arkasına abuk subuk yorumlar katarak adeta masturbasyon yapıyor...

Tam bir provokatör havası.

Anlıyorum ki; yazılarım kendisinde bayağı derin travma yaratmış

Madem eline almışsın, tamamına erdir. Olduğu gibi yorum katmadan yayınla.

Okuyan ne olduğunu görsün.

Lakin söylemem gerekiyor; merakımı gidermek için davanın görüldüğü mahkemeye suç duyurusunda bulunup; dava dosyasındaki belgenin kim yada kimler tarafından provokatöre gönderildiğinin bulunmasını talep edip sonucunu merakla bekleyeceğim.

Tabi bu haltı yiyen de... Bilgisayar kayıtlarını silse de faydası yok, bulunacak.

Bu vesileyle özellikle Nebil'in yeğenlerine sesleniyorum; dayınızı katleden kafa işte buydu..

Bunu bilesiniz.

Yargılama sonunda görüşmek üzere...

30 Temmuz 2011 Cumartesi

Devrimcilik

Alçakların ağzına bu sözcük hiç yakışmıyor… Ülkemiz insanını devrimcilerden nefret derecesinde uzaklaştıran da bu tip alçaklar zaten..

Herşeyden önce devrimcilik, ilkeli olmayı gerektirir… İlkeli olmak; kişilere göre değişmeyen genel değerlerle tavır koyabilmektir..

Devrimci; cemaatın biat kültürü ile yetişmiş mürit değildir. Sahip olduğu temel değerlerle özgün yorumlar yapabilecek kapasitede fikir sahibi bir aydındır… Mürit gibi her söylenene baş sallayıp AMİN demez…

Devrimci; sabit fikirli değildir… Kendisi gibi düşünmeyenleri düşman olarak algılamaz… Aksine, iletişim kurup farklılıkların sebeplerini sorgular… Dogmaları yıkmaya çalışır…

Devrimci; hangi şartlar altında olursa olsun anti emperyalisttir. Emperyalizme kıyıdan köşeden taşeronluk yapmaz… Onun askeri hiç olmaz…

Yeri gelmişken çok önemsediğim bir bildiriden bahsedeyim. Geçenlerde ‘’ Yeni Başlayanlar İçin Devrimci Yöntemler ‘’ başlığıyla yayınlandı… Tavsiye edilen bazı yöntemler şöyle:

  • · Terbiyesiz bir solcudansa, saygılı bir dindar veya milliyetçi genç bin kere yeğdir. Arkadaşlarını seçerken ağızlarından çıkan laflara değil gözlerinden gelen ışığa bak.

  • · Saygılı olmak uzlaşmak değildir. İyi olduğuna inandığın bir insan sana faşizmi övebilir. Faşizme elbette kulak asma ama ona yine de saygılı ol ve yarattığın bu saygı ortamında tartışmanı yap. Söylemleri kır ama kalpleri kırma. Çünkü kalpleri bir kez kırarsan başka kıracak hiçbir şey bulamayabilirsin.

  • · Polis teşkilatı ile polisi bir tutma. Polis düşmanı olma. Polis toplumun en sömürülen, en horlanan, en ezilen gruplarından biridir. Polisler berbat suçlar işleyen tehlikeli insanlarla, hayatlarını riske atarak mücadele ederler. Kritik anlarda her zaman doğru kararı veremezler Ayrıca solculara karşı katıksız bir nefret eğitiminden geçmişlerdir. Tıpkı senin onlardan katıksız nefret etmek üzere eğitilmen gibi. Belki de bu bir oyundur. Belki de dayak atan da, yiyen de bu oyundaki piyonlardır. Belki de siz kardeşsiniz. Bir düşün bunu. İyi düşün.
  • · Kavgada galip gelmek için ‘kitaplar ezberleyen’ insanlar olacaktır. Ne yumruğunu, ne sözcükleri birini dövmek için kullanma. Hayatın kendisi politikadır ama politika hayat değildir
  • · Diyalektiği sadece Marx’ta değil, Yunus Emre’de de aramasını bil.

Devrimci olmak; ülkesinin değer ve kazanımlarını inkâr etmeyi değil, onları sahiplenip daha da ileriye taşımayı gerektirir.

Biraz da dostluğa değineyim…

Dostlukla fikirdaşlık farklı şeylerdir… Yaşanmış anlar geçmişte kalsa da dostluğun sağlam bir bağıdır… Dost olmak; hele de kadim dost olarak kalmak için fabrikasyon bir kafaya sahip olmayı şart koşanlar, hiç dostu olmayanlardır.

Nebil olayını ele alırken birilerine biat etmediğim için hemen hedef tahtası olmuştum… Çamur atmayı yöntem olarak kabul edenler Susurluk'tan yola çıkıp Ergenekon’a kadar vardırdılar işi…

Muhaberat da çamurun balçıklısıydı…

Dikkatinizi çekmiştir; bu şarlatanın ne zaman bir yalanını ortaya çıkarsam, hemen kaleme sarılıp blogumu hedef gösterir… Müflis tüccar gibi o blogdaki yazılarımı, sanki çok gizli belgeleri ifşa ediyormuş edasıyla yalan-yanlış ele alır…

Hedef gösterdiği yazılarımı okuyan vicdan sahibi herkes, iddia edilenin aksine orada bir ilkeyi görür… İlkelerimi bir kez daha ifade edeyim. Eğer anlamazsa bir de Fransızca olarak yazarım, belki o vakit anlar…

Bir devrimci olarak kişilere etnik temelde yaklaşmam… Onları başarılı-başarısız, güvenilir-güvenilmez insanlar olarak görürüm… Soframı rahatlıkla açacağım insanlar vardır ya da yoktur… Bu anlamda aday arayışları yazımda da, partilerin aday belirleme sürecinde kişileri sadece etnik kökene göre ele almasını eleştirdim…

Bugün de eleştiririm...

Keza bir devrimci olarak kişilere dinsel açıdan da yaklaşmam… Partilerin aday yapacakları kişide ehliyete değil de mezhepsel yapıya bakmasına o gün karşı çıktım, bugün de çıkarım…

Bu yaklaşım; insanları ETNİK ve İNANÇ değil, EHİL olma bağlamında ele almaktır. İnsan hak ettiği yere hangi IRK ve DİN ya da MEZHEPTEN olursa olsun gelebilmelidir.

Bu bir ilkedir…

iLKELİ bir devrimcinin endişelerini ifade etmesidir.

Gelelim askerlerin durumuna…

Bir devrimci olarak ben, anti emperyalistim… Emperyalizmin işgal planı olan BOP projesinin ne doğrudan askeri, ne de maşası olurum… Emperyalist güçlerin şakşakçısı, davetçisi olanlara karşı dururum…

Ülkesine karşı sorumlulukları olduğuna inanan bir devrimci olarak ordumuzun NATO’nun saldırgan bir işgal gücü yapılmasına gönlüm razı gelmez… Aynı tavır içinde olan kimi subayların, BOP masalarında hazırlanmış düzmece belgelerle içeri tıkılıp boşaltılan mevzilere biatçı kadronun yerleştirilmesine bu düşüncelerle karşı çıkarım.

Askeri darbede işkence gördüm diye yapılagelen hukuksuzluğa gözümü ve vicdanımı kapatmam..

BOP’un işgal planlarını sırf birilerine gıcık olduğum için fanatik bir taraftar edasıyla alkışlamam…

Devrimciliğin ilkesi budur…

Gelelim Mahir Çayan’ın resmi altındaki yazıya…

Daha önce de söyledim; o sözler Mahir Çayan’a aittir. Bu nedenle şarlatanın eleştirisi bana değil Mahir Çayan’adır.. Yaşıyor olsaydı yanıtını verirdi… O sözleri kabullenmeme rağmen bana laf düşmez…

Diğer konu; yargılandığımız dava…

Ne diyordu ÇUKUR adam: ‘’ .. " Nebil'i onuruna kavuşturma gibi asil çaba içinde olursan, ölüsü dirisi olmayan biri için anıt mezar yaparsan, aliyi veliyi akıllıyı deliyi mezarlıkta toplarsan, boş mezarın başında çiftetelli yalellim ellik oynarsan… ‘’

Nebil’e MIRO masalları düzenlerin gerçek yüzleri işte bu…

Yargılanmamızı zil takıp oynayarak kutluyorlar…

Nebil, onlar için sadece bir saldırı silahıydı…

Lakin takke düştü kel göründü artık…

Yukarıdaki sözler, körlerle sağırlar birbirini ağırların sonudur…

Nebil silahı, geri tepmiştir…

Kıssadan hisse:

Kem gözlere şiş diye bir sözümüz var...

Ben; KÖR GÖZLERE ŞİŞ diyeyim…

25 Haziran 2011 Cumartesi

Hasan Balcı'nın ERKAN sorusu

Nebil'i onuruna kavuşturma gibi asil çabamızın bizler açısından sonucu; maruz kaldığımız bir ton çamurdan sonra şimdi de açılan bir DAVA oldu.

Ne diyeyim; sağlık olsun...

Hatırlarsınız; bu dava öncesi 15 kişi göz altına alınmıştık. Hem de oldukça abartılı baskınlarla...

Bu olayda bizi en çok şaşırtan husus; Hasan Balcı'nın da göz altında olmasıydı. Bu garipliğin nedenini polise de sormuş ama bir yanıt alamamıştım...

Antakya Adliyesi'nde savcılık sorgusu için bekletildiğimiz son gün, kendisiyle kısa bir konuşmamız olmuştu.

Gözlüklerinin ardında irileşen meraklı gözleriyle bana bakıp;

'' Neden ERKAN burada yok ? '' diye sormuştu..

Ben de cevaben;

'' Bunu bana değil, polislere sor '' demiştim.

İşin doğrusu; geçmiş mücadelemizdeki bir kişiyi eylemleriyle birlikte anmak, baskın ve gözaltıların ve hatta terör davasının sebebi olabiliyorsa; bu konuda kimse Erkan'ın eline su dökemezdi..

Ama nedense savcılık; Erkan'ın yazdıklarını değil de, bizim yazdıklarımızı daha fazla önemsemişti.

Neyse...

Bu yazının amacı dana altında buzağı aramak değil, yaşanmış bir anekdotu sizlerle paylaşmaktır.

28 Nisan 2011 Perşembe

Kurufasulyeci Engin


Osman Nuri Gündeş; görev yaptığı dönemde tanık olduğu olayları yazdı. Bazı maddi hataları olsa da geçmişe farklı bir pencereden bakmamızı sağladı.

Bu kitabı okurken kafamda çok farklı şimşekler çaktı. Anlatılanlara ilaveten tanıklık ettiğim bir çok olayı bu anılarla birlikte ele aldığımda palavra tefrikalarını devam ettirenlerin dayandıkları temellerin ne kadar çürük olduğunu da görüyorum.

Dikkatli ve ehl-i vicdan sahibi okuyucunun gözünden kaçmamıştır ama yine de bazı hatırlatmalar yapmam gerekiyor.


Osman Nuri Gündeş, Akbank soygunu öncesinde örgüt içinden anlık haberler aldıklarını söylüyor…

Tabiri caizse ACİL ile içiçe yaşamışlar..

İbrahim Yalçın, AKBANK soygunu öncesi bir seminerde tanıştığı Engin tarafından kadroya alınmamış mıydı?

Keza, soygun öncesi Cihangir’deki evde yapılan toplantıda da Nebil’i ilk kez görmemiş miydi ?



MİT, AKBANK soygununun yapılacağı günü bile bir gün önceden haber almış..

Bunu; eylem kadrosu dışında başka bilen var mıydı ?

Eğer kendileri sağda solda anlatmadıysa, başkasının bilmesi mümkün değil.. Bu durumda MİT'in örgüt içindeki elemanının eylem kadrosundan biri olduğu ortaya çıkmıyor mu ?

Osman Nuri Gündeş'in, o tarihte henüz haklarında hiçbir kayıt olmayan Nebil ve Mihrac’dan ‘’ korkusuz militanlar ‘’ diye söz ederken İbrahim Yalçın'dan hiç söz etmemesi şaşırtıcı değil mi ?

İbrahim Yalçın’ın Akbank soygunu öncesinde tanıdığı ve anısında anlattığı o zamanki Nebil’in bu anlatımdaki sıfata uyan bir görüntüsü var mıydı ?

Yoktu..

Gelelim Engin’in yakalanma hikayesine…

Kendisi, olay akşamı yakalandığını yazmıştı...

Halbuki hiç de öyle olmamış..

Ne yazıyor Osman Nuri Gündeş ?

Soygundan sonra parayı eve bırakıp Şişli’de kurufasulye yemeye gitmiş.

MİT de peşinde...

Veee; kim olduklarını şimdilik bilmediğimiz bir kız ve erkekle; kurufasulye yerken ŞİŞLİ'de yakalanmış…


Bu durumda, yakalanmanın öğle saatlerinde olduğu ortaya çıkıyor...

Halbu ki Engin, lokantada yemek yerken yakalandığını hiç söylemedi...

Bakıyorum bu konuya şimdi de hiç değinmeyip topu taca atmaya çalışıyor..

Neden…?

Başını başka yöne çevirmeye korkuyor da ondan mı ?

28 Şubat 2011 Pazartesi

Cahit Çelik üzerine

Yüksel Eriş ile devrimci pratik içerisinde nasıl tanıştığımı ayrıntılarıyla anlatmaya çalıştım. Ama hayretle görüyorum ki, nasıl bir keramete sahip olduğunu bilemediğim Cahit Çelik isimli biri; yaşadığım olaya kulplar bulmaya kalkışıyor.


Behey densiz; ben yaşadığımı anlatıyorum.. İsimler veriyorum.. Saatli bomba düzeneğini Yüksel'in öğrettiğini yazıyorum... Ama sen; ilk buluşmada güven sorununun nasıl aşıldığını sorgulayıp böyle bir şeyin doğru olamayacağını iddia ediyorsun..


Yaşanan olayın ne parçası, ne de tanığısın. Ama haddin olmadığı halde ahkam kesmeyi marifet sanıyorsun..


Aslında bu sorgulamayı Engin'e iletseydin, güven olgusuyla ilgili olarak daha net bir yanıt alırdın sanıyorum.. Çünkü Engin de, bir seminerde tanıştığı İbrahim Yalçın'ı hemen eylem kadrosuna almış ve AKBANK soygununa sokmuştu..


Peki, güven sorunu nasıl aşılmıştı ?


İlk görüşte aşk, onu da mı kör etmişti ?


Neden ona can alıcı bu cazibeyi hiç sormuyorsun ?


Ben, yaşadığım süreci yazdım.


Güvenin nasıl doğduğunu anlatacak kişi Yüksel'in kendisidir ama o da aramızda yok.. Kaldı ki Yüksel; önceden güven duyularak sağlanmış bir bağlantı olmasa neden Antakya'ya gelsin ?


Yaşadığım, tanık olduğum olayları edinilen tecrübeler ışığında bugün tahlil ettiğimde; hangi tesadüflerle hayatta kaldığımızı daha iyi görüyorum..


Bugün muhatap olduğumuz tartışmalar dahi; örgütsel üst yapının aslında ne kadar sakat olduğunu bize gösteriyor.


O nedenle bilir bilmez atıp tutuyorsun...


Haa.. bir de daldan dala atlayıp duruyorsun.. Hüseyin Eriş'i de korumana aldığını, canavarların ağzından kurtardığını falan ileri sürüyorsun..


Kitaplarını satmak için Antakya'dan gelen davete balıklama atlamışsın. Hüseyin Eriş'i cepheye sürüp kendini sutre gerisinde maskelemişsin..


Kitapların satışından gelecek paranın yarısını ona verecekmişsin... Falan filan...


Ne kadar ayıp...


Hüseyin Eriş'i hiç tanımadığım halde, hakkında öne sürdüğün bu ifadelerden rahatsız oldum.. Utandım...


Hüseyin Eriş; kendisini koruyamayacak, ifade edemeyecek kadar aciz mi ?


İnsanları, anıları, olayları sürekli olarak kendi takıntılarınıza uydurmak istiyorsunuz.


Bu takıntılardan yola çıkarak kişiler hakkında hiç bilmeden aşağılayıcı sıfatlar kullanıyorsunuz.


Evet, bunlar sizin ayıplarınız....


Bana gelince; kendimi size beğendirmek gibi bir çabam yok..


Yaşadıklarımı, tanık olduklarımı yazmaya devam edeceğim.


Siz de ayıplarınızla kalın..

20 Şubat 2011 Pazar

Nebil'i kullanmak 2


Kin ve düşmanlık kavgasında Nebil'i kullanmayı bir yöntem olarak benimseyen İbrahim Yalçın, sözüm ona belgelerle iddialarını kanıtlamaya çalışıyor.

İddiaların lafta kalmayıp belgelerle desteklenmesi saygı duyulacak bir yaklaşım. Bu anlamda İbrahim'in '' 81 aralık-82 ocak tarihli Cephe dergisinin Sayı 4-5 ve 10.sayfa'da yayınlanan Mihrac URAL'ın yazısını oldugu gibi aktarıyorum '' sözleriyle belge yayınladığını görünce, ne yalan söyleyeyim bayağı heyecanlandım.

İbrahim, yayınladığı 81 Aralık ve 82 Ocak tarihli Cephe dergisindeki yazılarla neyi kanıtlamaya çalışıyor ? Ali Çakmaklı'nın Mihrac tarafından öldürtüldüğü, Nebil'in de Ali'ye misilleme olarak infaz edildiğini..

İddiası büyük: Mihrac, bu durumu kendi yazısıyla itiraf etmiş diyor..

Dergide yayınlanan yazıların altında, malumunuz olduğu üzere herhangi bir isim yok. Lakin İbrahim; bu yazıların Mihrac tarafından yazılmış olduğunu iddia etmekten de öte kabul ediyor..

Hep söylüyorum; her bilgiyi kin duyduğunuz kişiye ulaşmak için saptırırsanız, tarihi gerçekleri deforme edersiniz..

Yeri gelmişken bir hususu da hemen belirteyim; ben hiç kimsenin avukatı değilim.. Lakin gözüme çarpan yalanları ifade etmeyince de; geçmişten gelen sorumluluk duygularıyla rahatsızlık duyuyorum..

Evet, İbrahim'in yayınladığı belgeleri okudum. Ama ben, 1982 Ocak tarihli yazıyı okuyunca İbrahim'in iddiasının aksine Mihrac tarafından yazılmamış olduğunu anlıyorum...

Nerden mi ?

Yazının içeriğinden.

Dikkatli okuyucunun gözünden kaçmamıştır. Yayınlanan yazıda aynen şu ifade var:

'' ..Cesedin başında sabaha kadar oturup ağlamışlar. Olayın şokundan aylarca eve kapanıp yas tutmuşlar. Ben de olayın şoku altında kaldım.. Üç ay yas tuttum. NEBİL BENİ DE YETİŞTİRMİŞTİ... ''


Sanırım bu tümce, İbrahim'in dikkatinden kaçmış..

Çünkü böyle bir söz, Mihrac'a ait olamaz... Kaldı ki o dönemin tanığı olan herkes Mihrac'ın Nebil tarafından yetiştirilmiş olmadığını bilir.. Yani gerçek olan, bu ifadenin tam tersidir.

İbrahim'e önerim; yayınlayacağı belgeleri daha dikkatli okumasıdır.